DİPNOT DERGİSİ NE İÇİN ÇIKIYOR?


Dipnot Dergisi Niçin Çıkıyor ?

“İnsanın öyküsü, en başından beri, bilincinde olunması ve saygı gösterilmesi gereken temel bir bütünlüğe sahiptir. Ne Batılı olan ne de Batılı olmayan tarih,

her ikisini birden kavrayan global bir bakış olmaksızın tam anlamıyla anlaşılabilir. Tüm çağların tüm insanları arasındaki karşılıklı etkileşimler ve bu

etkileşimlerin insanlık tarihinin akışını belirlemede oynadığı başrolü anlayabilmek, ancak böyle bir yaklaşım uygulandığında mümkün olur”

(Dünya Sistemi: Beş Yüzyıllık mı, Beş Binyıllık mı?,
Andre Gunder Frank ve Barry K. Gilss (der.), s. 61-62)


Dipnot Dergisi Niçin Çıkıyor ?

“İnsanın öyküsü, en başından beri, bilincinde olunması ve
saygı gösterilmesi gereken temel bir bütünlüğe sahiptir. Ne Batılı olan
ne de Batılı olmayan tarih, her ikisini birden kavrayan
global bir bakış olmaksızın tam anlamıyla anlaşılabilir. Tüm çağların tüm
insanları arasındaki karşılıklı etkileşimler ve bu etkileşimlerin
insanlık tarihinin akışını belirlemede oynadığı başrolü anlayabilmek,
ancak böyle bir yaklaşım uygulandığında mümkün olur”

(Dünya Sistemi: Beş Yüzyıllık mı, Beş Binyıllık mı?,
Andre Gunder Frank ve Barry K. Gilss (der.), s. 61-62)

 

 

I
Mevcut uygarlık sisteminin özellikle dünya çapında iki büyük savaşın yaşanmasına sebebiyet vermesinden beri, giderek artan dozda eleştirel bir bakışla bilimi

ele alış tarzına, hakikat rejimine, epistemolojik temellerine yönelik çok esaslı eleştiriler yöneltildi. İki dünya savaşının yarattığı tahribatlar,

travmalar, katliamlar, soykırımlar, açlık ve sefalet gibi küresel yıkımlar, başta sosyal bilim olmak üzere tüm bilim dallarının iktidar ile olan

ilişkilerinin sorgulanmasına yol açtı. Bu durumun ortaya çıkmasının temelinde, savaşın yıkıcı tüm sonuçlarında bilimin öncülük ettiği teknoloji ve sosyal

kuramların neden olması yatıyordu. Bu durum ve sosyal sorgulamalar Dionys Mascolo’nun deyişiyle “genel hassasiyetin böylesine sarsılması yeni düşünce

düzenlemelerine gidilmesinden yoksun olamaz”dı.
Sorgulayıcı yaklaşımlar, zamanla büyük ilerlemeler kaydederek mevcut uygarlığın felsefi, sosyal bilimsel ve epistemolojik temellerine yönelik her tür

eleştirel düşünceyi geliştirdi. İkinci Dünya Savaşı sonrası Fransız filozofisi, 1968 Gençlik Kültür Devrimi, Sovyetik sistemin içten çözülüşü, refah

devletinin iflası, post-modernist arayışlar ve klasik sömürgeciliğin tasfiyesi sosyal bilimde yeni bir dönemin başlamasına zemin sundu. Daha ileri gidilerek

sosyal bilimin kuruluşundaki sakatlıkların-yanlışlıkların iktidarlar tarafından yapılandırılışı, özne-nesne biçimindeki keskin ayrım gibi konular yoğun bir

biçimde tartşılmaya başlandı. Yeni ve kapsamlı eleştiriler sosyal bilimlerin yeniden ele alınmasına neden oldu. Bilhassa sosyal bilimin, evrenselciliği

temsil ettiği iddiasına yönelik eleştiriler yapıldı. Bu bağlamda sosyal bilimin gerçekte yerelci-yerel görüşler olduğu, Avrupa-merkezcilik temelinde eril

yönetimli olarak yapılandırıldığı eleştirileri dillendirildi. Öte yandan, pozivitizm engelinden ve Avrupa merkezciliğinden kurtulma yolunda hakikat

araştırmaları daha olumlu bir seyir izledi. Böylece pozitivist bilim anlayışının gerilemesi ve hatta kısmen terk edilmesi, sosyal bilimin tarihsel yıkıcı

deneyimler sonrasında sorgulanması, feminist, ekolojik, yerel-kültürel hareketlerin, kimliklerin başkaldırışı, kapitalist modernite dünyasına ait bir çok

ögenin yapısöküme (dekonstrüksiyona) uğratılması, yeni düşünce dünyalarının gelişimine verimli zeminler sundu.
Aynı şekilde tartışmalar tarihsel-toplumsal aşamaların ne olduğunun, dünya sistem veya sistemlerinin yeniden araştırılmasına ve tanımlamasına ilişkin alanda

da yetkince yapıldı. Bu tartışmalar hem kapitalist uygarlık öncesine, hem de mevcut kapitalist uygarlığın özgüllüğüne, varoluş tarzına, tarihteki

konumlanışının nitelendirilmesine ilişkin olarak yapılan tartışmalardır. Bu tartışmalar doğal olarak medeniyet kuramlarının da tartışılmasına zemin

hazırladı. Bu konuda kabaca iki görüş belirdi. Birincisi mevcut kapitalist uygarlığı tarihsel koşullardan ziyade kendi özgün koşulları içerisinde, tarihte

benzeri olmayan bir varoluşa sahne olan temel karekteristiğinin sürekli (aralıksız) sermaye birikimi olan ve M.S. 1500’lerde temeli atılan bir dünya

kavramsallaştırması. Bu kuramda öne çıkan yön mevcut uygarlığın benzersizliği karakteri gereğince, temellerinin tarihi kökünün aranmasının boşunalığıydı.

Çünkü bu görüşe göre mevcut kapitalist uygarlık benzersizdir, tekildir, ilerlemecidir, kendini yenileme ve onarma kabiliyetini haizdir. Bu medeniyetin

temelleri ise batıda atılmıştır.

İkinci görüş ise, mevcut dünya sisteminin temellerinin en az 5000 yıllık olup, bu uygarlığın güçlü tarihi mirasa, tarihsel-toplumsal derinliğe sahip bir

uygarlık olduğunu savunmaktadır. Buna göre bu uygarlığın oluşmasında diğer uygarlıkların yol açtığı zengin toplumsal maddi kültür ile felsefi miras başat rol

almıştır. Bu yaklaşımda en dikkat çeken görüş, tarihteki tüm uygarlıklarda olduğu gibi kapitalist uygarlığın da dünyadaki hegemonik bir güç kayması yoluyla

oluştuğudur. Buna göre kısaca bir uygarlık başka bir uygarlığın yıkılışıyla değil zayıflamasıyla ve elindeki hegemonik gücün el değiştirmesiyle oluşur. Janet

Abu-Lughod’un ifadesiyle, “doğunun düşüşü Batının yükselişinin önceli oldu” . Medeniyetler, tarihin akışkanlığı içinde mekan değişikliği yoluyla vücut

bulurlar. Bu bağlamda kapitalist uygarlık, (kendine özgü ayırt edici yönleri belirgin olsa da) tarihin bu akışıklığı içinde dünya hegemonik gücünün batıya

kaymasıyla şekillenmiş ve gelişmiştir. Bu noktada, en dikkat çeken şey ise David Wilkinson’un bu görüş doğrultusunda hazırladığı merkezi uygarlık şemasıdır.

Wilkinson’a göre, bugünkü kapitalist uygarlık, M.Ö. 1500 dolaylarında Mezopotamya Uygarlığı’nın Mısır Uygarlığı’yla birleşmesiyle başlayan merkezi

uygarlığın, M.S. 1500 dolayındaki Batı aşamasını temsil etmektedir. M.S. 2000’lere gelindiğinde ise artık mevcut kapitalist uygarlık, merkezi uygarlığın

küresel aşamasını temsil etmektedir ve yer yer direnç merkezleri mevcutsa da tüm dünya uygarlıklarını içine alan küresel bir uygarlık halini almıştır. Bu

farklı uygarlık kuramlarının, model ve analizlerinin sosyal bilim alanında da etkileri olacaktı. “Bu modeller, üretim biçimleri ve hegemonik güçler

arasındaki geçişleri aşıyorsa, ki biz kanıtların bunu gösterdiğini düşünüyoruz, o zaman bunun sosyal bilim açısından sonuçları gerçekten derin olur.”
Sosyal bilimlerin son elli yıllık gelişmeler-araştırmalar sonucunda yeniden yapılandırılmaya ihtiyaç duyduğu artık çok sayıda sosyal bilimcinin hemfikir

olduğu bir konudur. Sosyal bilimlerin yeniden yapılanmasına ilişkin girişimler artık birçok yerde bir ihtiyaç haline gelmiştir. Bu amaçla bilindiği üzere,

1993-95’te Immanuel Wallerstein başkanlığında bir araya gelen dokuz sosyal bilimci, Gulbenkian Komisyonu’nu kurarak sosyal bilimlerin yeniden nasıl

yapılandırılabileceği üzerine bir rapor hazırlamışlardır. Bu raporda yapılan önemli tespitlerden biri de şudur: “Bilginin sosyal olarak kurulmuş olduğu

gerçeği, daha geçerli bilgiye ulaşmanın da sosyal olarak mümkün olduğu anlamına gelir.” Bu temelde sosyal bilimlerin önemli gelişme kaydetmesiyle, bugün

gelinen aşamada doğa bilimleri ile sosyal bilimleri, sosyal bilim ile beşeri bilimleri, ayrıştırılmış farklı alanlar olarak bölen derin örgütsel ayırımın

sarsıldığı tespiti yapılmıştır. Yine araştırmalar, doğa verilerinin, her türlü bilimin, kısacası herşeyin sosyal olmak durumunda olduğunu ortaya koymuştur.

“Bize kalırsa doğa bilimlerinde meydana gelen yeni gelişmelerden çıkarılacak asıl ders, sosyal dinamiklerin karmaşıklığını, daha önce hiç olmadığı kadar

ciddiye alma gereğidir.”

“Descartes’ın klasik bilim anlayışı, dünyayı determinist ve “doğa yasaları” denilen, bütünüyle nedensel inançlarla açıklanabilen bir otomata benzetmekteydi.

Bu gün ise birçok doğa bilimci dünyanın bundan çok farklı biçimde betimlenmesi gerektiğini savunuyor. Dünyanın çok daha istikrarsız çok daha karmaşık,

dalgalanmaların büyük rol oynadığı ve kilit sorularından birisi bu karmaşıklığın nerden kaynaklandığını açıklamak olan bir yer olduğunu düşünüyor. Çoğu doğa

bilimci artık, makroskopik olanın, ilkece daha basit bir mikroskopik dünyadan çıkarsanabileceğine inanmıyor. Pek çoğu, karmaşık sistemlerin kendi kendilerini

örgütlediklerine, dolayısıyla doğanın artık edilgen olarak düşünmesinin mümkün olmadığına inanıyor.”

II
Bilimsel ilerlemenin ve aranılan doğruların kendi başlarına, iktidar yapılanmasından, toplumsal doğalardan bağımsız ele alınmaları bir işe yaramamaktadır. Bu

kavramların topluma yararlılığı, insan doğasına uyumu ya da toplumların acılarının önüne geçmesine hizmetinin tespiti için toplumları ve toplumsal doğalarını

ele alış biçimini diğer bir deyişle hakikat rejimini yetkinleştirmek gerekir. Varolma tarzımızı, süregiden ilişki ve toplumsal yapımızı yetkince kavramak

için tarihsel ve küresel bir perspektife ihtiyacımız var. “Hiçbir şey tarihin herhangi bir mekanik ‘mantığı’ tarafından belirlenmez: her şey bizim bugün ve

şimdi ne yaptığımıza bağlıdır” Sosyal bilim ya da bilim anlayışımızı ne kadar yetkinleştirirsek sorunların çözümündeki yatıcılığımız da o derece yetkinleşir.

Yves Christen’in belirttiği gibi,“Üst insanlık çağına girmekten korku duyarken yine kendi kendimizle yüz yüze geldik. Eşiği geçme cesaretini gösterecek

miyiz? Gösterdiğimiz takdirde kendi geleceğimizi şekillendirecek miyiz? Bu cesareti göstermezsek gelecek kuşaklar bizi mahkum edecektir. Söz konusu olan eski

bir sorundur: standartları yeni baştan mı yaratmalı, yoksa varolan standartlara boyun mu eğmeliyiz? Acı ve umut arasında tereddütlü bir şekilde gidip

gelirken, büyülü bir mağaraya girme riskini göze alıp almamaya bir türlü karar veremeyen çocuklar gibiyiz. Korkunç, muhteşem bir noktada duruyoruz. Buna

cesaret edebilecek miyiz?”

Yazarın belirttiği cesaret gösterilmek durumundadır. Maalesef uluslararası güçlü, insani değerler ve adalete dayanan bağımsız bir önleyici mekanizma yok

bugün. Ama yeryüzündeki tüm uygarlıkları yok edecek, bütün izlerini yeryüzünden silebilecek silahlar var. Bu silahlar dünyanın bütününe karşı olmasa da zaman

zaman değişen bazı bölgelerde kullanılmaya devam ediyor. Bir gün bu silahların ya da üretilecek daha korkunç silahların bütün insanlığa karşı

kullanılmayacağının hiçbir garantisi yoktur. Bugün dahi iyi biliyoruz ki asıl tehlikeli olan söz konusu bu silahlar değil, bu silahların üretilmesini ve

yaygınlaşmasını sağlayan mevcut kapitalist dünya sistemidir. Bu uygarlığın temelinde, doğasında mevcut olan ve her fırsatta kendini görüngü haline getiren

karakteri “insan doğasına aykırı bir sistem inşası” olmasıdır. Dolayısıyla birçok sosyal bilimci tarihsel-toplumsal olarak ve zihniyet bağlamında Batı

uygarlığının dışında, zaman zaman da karşısında yer alan uygarlıkların kapitalizmin tüm dünyayı fethettiği dönemde bile büyümeye başlamasının yüksek ihtimal

dahilinde olduğu görüşünü dile getiriyor. Sosyal-tarihsel tüm koşullar bunun işaretlerini veriyor. Buna göre bu uygarlıklar, ekonomik ve toplumsal

gelişmelerini önemli ölçüde gerçekleştirmelerinden sonra kendi uygarlıklarının bütün unsurlarına da güçlü şekilde dayanma ihtiyaçlarını hissedeceklerdir.

Bize düşen sadece mevcut kapitalist uygarlığın makro-mikro bütün unsurlarını yapısöküme uğratan sayısız düşünceleri bir araya getirip sistemleştirmek ve yeni

bir ruh vermek olacaktır.

Bugün bile Irak’taki vahşeti, Filistin ve Kürt sorunlarını, Lübnan ve Kosova’daki olayları ve de dünyanın birçok yerinde yaşanan sorunları anlamak

istiyorsak, şimdiye kadarki sosyal bilim anlayışımızın ciddi yanılgılarla örülü olduğunu kabul etmemiz gerekmektedir. Franco Ferrarotti, “Bilimsel

ilerlemenin pürüzsüz, ahenkli ve kendi kendini düzeltici bir mantığa göre açımlandığını yalnızca çocuksu bir ruh hali barındıranlar hayal edeceklerdir” der.

Bilimin gelişme çağında bilimsel keşiflerin, bilimin rehberleğinde ilerlemenin önemi hep anlatıldı. Bilimlerin gelişmesinin toplumlar, kurumlar üzerindeki

‘olumlu’ etkileri propagandatif yönü ile hep vurgulandı. Ancak toplumların ya da uygarlıkların sermaye ve iktidar birikimlerinin bilim üzerindeki ‘olumsuz’

etkileri ise hep gözardı edildi. Bilim toplumdan ve iktidar yapılarından bağımsız kendi başına yürüyen bir kutsal olarak ele alındı. Bilimin belirli bir

uygarlık rengine büründüğü, kıtalaştığı, yerelleştiği, iktidarlaştığı gerçeği çoğunlukla inceleme dışı bırakıldı.
Mevcut sosyoloji, iktisat ve siyaset bilimi daha çok devlet merkezli olup hepsi nomotetik eğilimlere sahiptir. Siyasal ve hukuksal yapıların arkasında

toplumsal farklılıklardan ziyade iktidarların çıkarlarına göre düzenlenmiş bir bilim anlayışı mevcuttur. Gulbenkian Raporu’nda da bu durum şu şekilde izah

edilir:“Geleneksel sosyal bilimlerin devlet-merkezciliği, aslında teorik bir basitleştirmedir ve her devletin, homojen eşdeğer bir mekân içinde genellikle

birbirine paralel süreçlerle işleyen özerk bir sistem oluturduğu varsayımına dayalıdır. Böyle bir basitleştirmenin sınırları, atom ve molekül gibi olayların

değil -ki orada bile bu tür yöntemler artık geçmişte kalmıştır- karmaşık tarihsel sosyal sistemlerin ele alındığı bir alanda çok daha açıkça

görülebilmeliydi.”

Bugün artık çok daha iyi biliyoruz ki toplumsal yapı çok değişik aidiyetler içerir ve çok farklı düzeylerde hakikat anlayışlarıyla örülüdür. Çok karmaşık bir

yapıya sahiptir. Mikro-makro evrensel ve tekil dünyalar, hakikatler iç içe ve ilişkili bütünlük içinde cereyan etmektedir. Toplumsallığın her bir yapısı,

bireyi ve parçacığı özerk birer özne yapısına sahip olmasının yanı sıra, evrensel bir işleyiş içerisinde anlamını bulmaktadır. O halde eleştirilmesi gereken

şey, dünyadaki işleyişin doğal yapısı olan her bir şeyi ya da her bir canlıyı birer egemenlik aracına dönüştürme eğilimi taşıyan sistemler veya

anlayışlardır.

Bugün toplumsal yapıyı anlama, analiz etmenin ötesinde doğayla bir bütün olarak ele alma, bireyin, toplumun ve doğanın ekolojik dengesini bozmadan

ihtiyaçlarını karşılayacak bir bilim anlayışına ihtiyaç var. Bu noktada sosyal bilim tanımında anlaşmakla sorun halledilmiyor. Daha önemli olan, neyin temel

model olarak alınacağı, diğer bir deyişle toplum çözümlemesinde hangi birimin esas alınacağıdır. “Temel birim tümüyle toplumsal doğadır” demek, sosyal bilim

için fazla anlam ifade etmez. Sayısız toplumsal ilişki içinde belirleyici önemi olanları seçmek, anlamlı teorik bir yaklaşım için ilk yapılması gereken

tercihtir. Seçilecek toplumsal birim geneli izah ettiği oranda anlamlı bulunacaktır. Bu nedenle dünya uygarlık sisteminin bütünlüğünü ve sürekliliğini

kavramadan, tarihsel-toplum açıklamaları, sosyal bilim analizleri ve teorileri büyük eksiklik ve yanılgı payı taşımaktan kurtulamazlar.
Her şeyden önce insan yaşamının anlamlaştırılması, özgürleştirilmesi, farklılıkların kabulüne eriştirilmesi, iyi, güzel, doğru ve özgür olanın inşasının

farklı yolları olduğunun kabulü için mevcut modern kapitalist modernitenin (uygarlığın) bilimler üzerindeki sömürgeciliğine ve tekelciliğine son verilmesi

gerekir. Bu ‘son verme’ eyleminin kendiliğinden gerçekleşmeyeceği gerçeği karşısında sosyal bilimin iktidar merkezli olmayan yapıda yeniden düşünülmesi ve

inşası gerekmektedir. Dolayısıyla, sosyal bilimin sadece kriz ve problem çözmekle yetinmeyerek, toplumsal doğayı bir bütün olarak tüm mekân ve zamanlarda

araştırma konusu yaparken, bir yandan esas itibariyle toplumla bağlantılı fizik, kimya, biyoloji ve kozmolojiyle, diğer yandan felsefe, edebiyat ve sanat

gibi beşeri bilimlere öncülük etmesi gerekir.

Kuşkusuz, yeni hakikat rejimini yaratmak, mevcut kapitalist uygarlığın alternatif bir sistemini inşa etmek bu derginin kapsamını ve amacını aşan bir konudur.

Ancak belirttiğimiz çerçevede demokratik bir zihniyete ve uygarlığa akan fikir ve girişimlere katkıda bulunmak temel hedeflerimiz arasındadır. Bu yapılırken

pratik olarak yaşanan sorunların sosyal bilim metodlarının uygulanmasıyla analiz edilmeye, anlamlandırılmaya çalışılacaktır. Gulbenkian Raporu’nda da

belirtildiği gibi: “Kesinliğin mümkün olmadığı başta olmak üzere, pek çok şeyi sorguladığımız bu günlere, hepimiz bilimle, ahlakla ya da sosyal sitemlerle

ilgili olarak sahip olduğumuz, birbirileriyle çelişen kesin inançların hüküm sürdüğü bir sosyal geçmişten geldik. Belki de artık günümüze pek uymayan belirli

bir tip kalıcılığın sona erişine tanık olmaktayız. Bugün, giderek güçlenen disiplinler üstü bir harekete karşılık gelen karmaşık, geçici ve istikrarsız olanı

vurgulamayı önemsiyoruz. Ama bu hiç de, akılcılık kavramının özünün boşaltılması yolunda bir çağrı değildir. Zira, gerek insanların sosyal hayatlarını

inceleyenlerin, gerekse doğa bilimcilerinin projelerinin merkezinde yer alan kaygı, Whitehead’in ‘deneyimimizin her bir öğesinin yorumlanabilmesi için

tutarlı, mantıklı, zorunlu bir genel düşünce sistemi oluşturulmalıdır’ deyişinde çok iyi ifade ettiği gibi, dünyanın anlaşılabilirliğidir.”
Bu nedenle bilim ve teknoloji; kültürel, insan odaklı, ekolojik, çoğulcu temelli bir anlayışın etrafında örülmediği taktirde uçlaşmayı, çatışmayı, şiddeti

kültür haline getirmeyi, hegemonik olmayı yayarak toplumsal sorunların daha da ağırlaşmasına sebebiyet verir. Bu nedenle medeniyetler, bölgeler ve toplumlar

arasında simbiyotik ilişkilere dayanan, insanların farklılıklarını yönetebilen, simbiyotik ilişki gereğince ortak değerler oluşturan bir zihniyet

yapılanmasına ihtiyaç bulunmaktadır.

Dünyanın neresinde olursa olsun yaşanan bir sorunun, olgunun tekil olarak yaşanmadığı ve oluşmadığı kanaatindeyiz. Yaşanan sorunların bir yanının yerel

varoluş koşulları, diğer bir yanının ise küresel varoluş koşulları tarafından belirlediğini ve bu şekilde ortaya çıktığını düşünüyoruz. Sosyal bilim temelli

ve perspektifli araştırma, yorum ve analizlerde ne evrenselcilik düşüncesine kapılıp toplumların yaşanan mevcut sorunlarına acil gerekli çözümleri erteleme

niyetindeyiz; ne de tekillikleri dünyanın akışından, evrensel bütünlüğünden soyutlayarak ele alma niyetindeyiz.

III
İşte bu perspektifle Türkiye’deki her tür toplumsal dinamikleri, düşünce yapılarını, Kürtleri, Kürt sorununu, Kürt toplumunun yaşam biçimini, sorunlarını,

kültürünü, kadının durumunu, feminizmi, dinsel yapılanlanmaları, her tür kimlik ve aidiyetleri, toplumsal hareketleri ve düşünceleri, metafiziği, ekonomik ve

ekolojik sorunları araştırırken-analiz ederken Ortadoğu toplumu ve uygarlıklarıyla birlikte, bunun da ötesinde dünya sistemi içinde ele alarak çözümlemeyi

esas alıyoruz. Kürtler ve Kürt toplumu üzerine bu güne kadar çok fazla araştırma yapılmadı. Yapılan az sayıdaki araştırmanın bir kısmını sosyolojik ve

antropolojik araştırmalar oluştururken, çoğunluğunu ise tarih araştırmaları oluşturdu. Kürt toplumu üzerine yapılan araştırmaların önemini teslim etmekle

birlikte bu araştırmaların içerdiği eksikleri belirtmekte de fayda var. Kürt araştırmalarının azımsanmayacak bir bölümünün Batılı bazı devletlerin ön-

sömürgeleştirme faaliyetleri çerçevesinde geliştiğini belirtelim. Kapsamlı araştırmalar yapan birçok Kürdolog, doğu üzerine çalışan diğer oryantalistleri

gibi ne yazık ki bir memuru olarak çalıştığı devletinin menfaatleri ve siyasal talepleri doğrultusunda çalışmalarda bulunmuştur. Bu çalışmalar da genel

itibariyle, bir tür ön-kolonileştirme faaliyetleridir. Kürt araştırmalarının bir bölümünde ideolojik temaların ağırlıkta olduğu bir gerçektir. Söz konusu

perspektife sahip araştırmalar, diğer toplumlarda olduğu gibi Kürt toplumunda da bir ideolojinin yayılması, örülmesi doğrultusunda yapılan araştırmalara

dayanmaktadır. Bağımsız sosyal bilim temelli ve perspektifli Kürt araştırmaları son derece azdır.

Demokratik bir uygarlığı temel veri olarak alan bir toplum, kendi zihniyet yapılanmasını da en üst düzeyde gerçekleştirmek zorundadır. Bu bağlamda,

kendisinin ve insanlığın mirasını yetkinleştirilmiş bir sosyal bilim yoluyla kendi yaşamına kanalize edebilmelidir. Hazırlıksız bir topluluk ne kendini

gerçekte yönetebilir ne de çocuklarının geleceğini planlayabilir. Bu nedenle dergimizde, Kürtler üzerine yapılan her araştırma-inceleme mümkün olduğunca

sosyal bilimin tüm alanları gözetilerek yapılmaya çalışılacaktır.

IV
Tüm bu kaygılar ve yapmak istediklerimiz temelinde Dipnot Dergisi, dergicilik hayatına ilk sayısıyla “merhaba” diyor. Dergiye başlarken, sosyal bilimlerin

son dönemlerde Türkiye’de giderek yoğunlaşan bir biçimde tartışılıyor olmasını hem sevindirici ve hem de önemli buluyoruz. Çünkü, bu durum bizde hararetli

tartışmaların yaşanacağı sezgisini güçlendiriyor.

Dergimiz üç ayda bir yayımlanarak, dünyadaki ve Türkiye’deki kuramsal tartışmalara projeksiyon tutacak, yeni fikir ve düşüncelere yataklık edecek bir

“entelektüel mekan” olmayı hedeflemekte. Bunu yaparken gündelik politikayla aramıza kesin mesafe koyduk. Yerleşik tabulara dokunarak kriz çıkarmayı

amaçlayacağız. Bu dergideki en önemli amacımız entelektüel kriz çıkarmaktır. Yapıcı değil, yıkıcı eleştiri yöntemiyle entelektüel dünyanın şemsiyesinin hem

içinden hem dışından bakmak istiyoruz.

İlk sayımızı “Modernite, Modernleşme ve Kürt Modernleşmesi” başlıklı dosya konusuna ayırdık. Marduk’un arifesinde modernite fikri hala ne ifade ediyor? Ya da

Modernite’den çıkmak mümkün mü? Modernleşme, batılılaşmanın göz alıcı bir örtüsü müdür? “Post-kolonyal çağda” modernleşme çabasının anlamı nedir?

“Belirsizlikler çağı”nda “modernite”yi yeniden düşünelim istedik.

Peki modernlik fikrinin tüm safhalarını aynı anda yaşayan bir toplum mümkün mü? Devletsiz toplumlardaki modernleşmenin özgün ve spesifik karakteri nedir? Bir

ihtimal ya da bir durum olarak “Kürt modernleşmesi”ni alt-dosya konusu yaptık. Tarihsel kökenlerinden, özgünlük arz eden mikro yönlerine; diğer deneyimlerle

benzeşen yönlerden, yeniden ürettiği gelenek biçimlerine Kürt modernleşmesinin toplumsal “dipnot”larına yoğunlaşma çalıştık.
Dergimizin neden çıktığını ifade eden satırlara son verirken ve ilk sayımızın tanıtımını yaparken şunu da not etmek isteriz. Dipnotları düşünmenin ve metnin

esas kapısı olarak değerlendiriyoruz. Dipnotları izlemeden metne girmenin ve metinden çıkmanın imkansız olduğunu düşünüyoruz. Biz de bu sayıdan başlayarak

yeni bir kapı, yeni bir kıvılcım olmak istiyoruz. Düşünmek, yazmak ve okumak isteyenlere…

Dipnot Dergisi yayın hayatına başlıyor !